Ana Sayfa Arama Video Yazarlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

Mümin Ceyhan’ın kaleminden bir öykü: Ağaçların Dili

“…Maksadım insanoğlunun ne yaptığı ne yapmak istediği değil, anlatacağım doğanın ne yaptığı, kendini nasıl ifade ettiğidir.”

"...Maksadım insanoğlunun ne yaptığı ne yapmak istediği değil, anlatacağım doğanın
  • Mümin Ceyhan

Bir zamanlar aklı evvel biri, kentin gürültülü ortamında yaşarken, birden bire mutlu olabileceği, bu sıkıcı ortamdan kurtulup, sevebileceği bir köye yerleşmeye karar verir!

Çok düşünmeden harekete geçer.

Arayan bulur ya! Kente yakın bir köyde, istediğini bulduğunu düşünerek, mütevazı bir bütçe ile yıkık dökük oldukça geniş arazisi olan bir mülkü satın alır. Bu geniş arazide ilk gördüğü, dikenler ve çalılıklardır ama, sanılmasın ki hiçbir özelliği yoktur. Yalnızca bir özelliği yeter de artar; bakımsızlık içindeki bu arazinin her yerinden sular fışkırmaktadır. Bu da hayal ettiği yaşam için yeterli gerekçedir.

Şimdi böyle bir başlangıç yapınca bize “isteyen istediği gibi yaşar” dendiğini duyar gibiyim. Maksadım insanoğlunun ne yaptığı ne yapmak istediği değil, anlatacağım doğanın ne yaptığı, kendini nasıl ifade ettiğidir.

Aklı evvel vatandaş sadece ot ve dikenlerle kaplı arazinin karşısına geçerek; neden dağın gölgesinde böyle suyu bol bir arazide, rengârenk bitkiler, mevsimine göre kendini ifade eden bin bir türlü meyve ve orman ağaçlarının olduğu küçük bir arberetum olmasın diye düşünür.

Yaşam kültürünün verdiği deneyim ve inançla, çok geçmeden kendi gibi aklı evvel bir orman mühendisiyle kafa kafaya vererek işe koyulur. Doğada bütün ağaç ve bitkilerin dili vardır diyen bu mühendisin anlattıkları biraz uçukçadır!

Durum gerçekten öyle ise, çok dil öğreneceğiz diyerek, dikim işine başlanır. Doğaldır ki her ağacın konuşma mevsimi başka başkadır. Çeşitli ağaçlardan çok dil öğrenmek isteniyor ya, o zaman her ağaçtan ikişer tane dikmeye karar verirler. Bunun nedeni ise biri hastalanırsa diğeri yaşamalıdır.

Zaman hızla akıp geçmiş, hepsi kendi türlerine göre büyümüştür. Öyleyse bakalım nasıl sohbet ederlermiş:

Doğanın uyanmaya başladığı erken ilkbaharda, kızılcık ağacı en önce çiçek açar, ancak bütün meyve ağaçlarından sonra kırmızı renkte meyvesini gösterip, yarışa ben başladım diyerek sohbeti de başlatır.

Sonra badem ağacı söz alır. Derki: ben açtığım zaman beyaz gelinliğe bürünürüm. Ayrıca bir süre sonra içim de dış kısmım da yenir. Gövdem yaşar ama meyvem kısa sürede biter.

Sözü duyan erik ağacı durur mu? Benim çok çeşidim var. Açtığımda beyazın beyazı çiçeğim ve sonrada harika her tattan meyvem, reçelim olur. Görevim bitince yeşilim hemen solmaz tekrar meyve vermek için gelecek yılı beklerim.

Hala özlediğimiz, çiçeği beyaz da pembe de açan, meyvesinin rengi turuncu olan, olgunlaşınca yenilen, reçeli yapıldığı gibi kurutularak bütün yıl yenebilen olağanüstü güzellikteki kayısı sadece bir yıl bizimle kaldı, sonra iklim ve toprak yapısı bana uygun değil deyip aramızdan ayrıldı.

Sohbet koyulaşıp zaman çabuk geçmiş Nisan ayının başına gelinmiştir. Kenarda sessiz bir grup vardır. Manolya, öne geçerek: benim meyvem olmaz ama pembe, mor, krem renkte çiçeklerim olur, ayrıca ben zarafet, asalet ve güzelliği temsil ederim, hatta bazı yerlerde “asil ve sevgi” ile anılırım deyip, eşsiz kokusunu salarak kendini hissettirir.

Süs elması ve süs armudu, bizim güzel çiçeklerimiz olur ama meyvemiz yenmez diyerek utangaçça söz ederler.

Uykudan uyanan kiraz çevresine bakıp ben de bunlara benzeyeyim diyerek beyaza bürünür. Meyvem çoğu zaman kırmızı olsa da, sarı renkli olanımda vardır der. Kirazın dut ile arası pekiyi değildir. Duyumuna göre sarımtırak, beyaz rengi ile daha sonra gelen dut kirazın arkasından: ben olmasam, insanlar, onun kırmızı meyvelerini severek yer, ama sonra sapına dönerler diye söylenirmiş. Kiraz bu sözlere alınsa da yine meyvesini severek verir.

Artık zamanı gelmiştir, şeftali bütün güzelliği ile ortaya çıkar. Ayrıcalığını hissettirmek için: benim Bursa’daki neslim dünyaca meşhurdur diyerek kasılır. Rengim de kırmızı sarı karışımı iştah açıcıdır.

Armut durur mu, o da ortama uymaya karar verir ve beyazlanır. Armudun yol arkadaşı elma da kendini methederek kervana katılır. Armut, yeşil- sarımtırak, elma ise yeşil- kırmızı renkleri ile adeta beni her zaman yemelisiniz der gibidirler.

Sonra, sonra mı ne olur? Vişne geç kaldım diye suratını ekşiterek gönüllüce aralarına katılır. Onun da şekli elipse benzer; rengi kırmızıdır.

Bunlar konuşa dursunlar, başka bir diyardan kopup komşu gelmiş meyvesiz ama farklı güzellikleri olan ağaçlar sıraya girmiştir. Onların da söyleyecek sözleri vardır.

Bahçenin yeni konuğu Jakaranda bu iklimin ağacı değildir ama komşularını çok sevmiştir. “Bekleyin çiçeğim açtığında, adeta mor bir bulut gibi görünürüm, beni seveceksiniz” der.

Bir köşede çevresini süsleyen, meyvesi yenmeyen Ağaç dikeni ise her zaman dekoratif görüntüsü ile göz alıcıdır.

Havalar ısınmış ama henüz yaz gelmemiştir. Uyanan Ihlamur ağacı hoş kokusuyla komşularına göz kırpar. Özel olduğunu kanıtlamak için: benim çiçeklerimden insanlar şifa bulur diyerek övünür.

Hırçın Atkestanesi de kenarda duramaz: Meyvem yoktur ama gölgem koyudur, insanlar gölgemde dinlenirler diyerek kendini anlatır.

Akasya söz almadan boynu bükük dallarını yere doğru koyuvermiştir. “Benim de gölgemde insanlar güzel uyur, dinlenirler” diyerek mahzun konuşur.

Ilgın ağacı akasya ile yarışmak ister gibi seyrek dallarıyla süklüm püklüm yerlerde sürünmektedir.

Yaz sezonu bitmek üzeredir.

Adıma bazı yerlerde döngel, bazı yörelerde Muşmula derler; beni sevseniz de sevmeseniz de sizinle olacağım diyerek muşmula kendi kendine söz almıştır.

Artık yaz geçmiş sonbahar gelmiştir. Zeytin önce yeşil sonra siyah olarak surat asmadan varlığını hissettirir. Özgüvenle konuşur: Bin yıl yaşarım. İnsanlar benim yeşilimi, siyahımı, ille de yağımı her gün yiyince şifa bulur.

Sonra herkesin iğnelerinden çekindiği kestane söze girer. Siz benim dışıma bakmayın, içimi görseniz bayılırsınız, deyip külhanbeyce yana çekilir.

Ceviz sertçe kabuğundan sıyrılarak gelir, “mutluyum“ der.

Nar güler yüzlüdür. “Güzelliğim bana yeter. Benim övünmeye ihtiyacım yoktur, aslında ben geçen yıl meyveliydim ama şimdi, iklim şartları nedeniyle sadece çiçekler ile doğayı şenlendiriyorum” diyerek biraz üzüntülü sözünü bitirir.

İncir beni tatmayan lezzetten bir şey anlamaz diye fazlaca öğünür. Bursa, yarma şeftalisiyle pek övünür ama benim de siyah olanım dünyaca meşhur diyerek kimseden aşağı kalmaz.

Kalabalık olmuşlardır; bazen hep bir ağızdan konuşunca aklı evveller nereye bakacağını şaşırır. Fakat birde yükseklerde çevreye küçümseyerek bakan başkaları vardır.

Mart başında karaçam, kavak, söğüt, diş budak, katalpa ve oya ağacı kendi âlemlerinde olup biteni seyrederler. Bu arada mazı, meşe, gürgen, akçaağaç, kayın, porsuk ağacı, karaçamı da unutmamak lazım. Hele biri var ki, ağustos gelince, herkesin kenara çekildiği zaman, rengârenk doğayı şenlendirir. O oya ağacıdır. Bu kadar güzelliklerden bahsettik ama her zaman mavi ve yeşile bürünmüş ladin ve köknarın ihtişamına kimse bir şey söyleyemez. Çünkü onlar Uludağ’ın has evlatlarıdır. Zamanı gelince köknarın kozalağı göğe doğru, ladinin ise yere doğru bakar. Yan yana olduklarında görenler onların huşu içinde ama azametli semah yaptıklarını zannederler.

Yabancı diyarlardan gelerek buraya uyum sağlayan, ince uzun boyu, çıplak vücudu ile sessizce duran palmiye adeta onu aralarına aldıkları için teşekkür etmektedir.

Aynı aileden gelen bol meyveli, meyvesi son baharda geç toplanırsa tatlılıktan zor yenen Trabzon hurması konuşmak için keyifle sonbaharın sonunu beklediğini söyler.

Uzaklardan gelmiş olanlar sonradan söz alırlar. Bir tanesi vardır ki hiçbir ağaca benzemez çünkü yaprakları kelebeğe benzer. Söz sırası ona gelince: çok uzun ömürlüyüm, yapraklarımdan insanların ruhsal sağlığına çok yarayan ilaç üretilir. Ayrıca insanlar beni sonbaharda o sarının muhteşem görüntüsüyle görünce, bakmaya doyamazlar.” Konuştum ama adımı söylemeyi unuttum. Benim adım latince ginkgo biloba, Türkçe mabet ağacı” dır. Mabet ağacı: karşımdaki komşular biraz uzağımızda kaldı. Müsaade ederlerse onlar adına ben konuşacağım. Karşıdaki küçük boylu olanın adı Kumkuat ağacıdır. Sarı renk meyvesinin tadına doyum olmaz. Şu karşımızda çardaktan sarkan armudi görünüşlü meyveler var ya adı kividir. C vitamini deposudur. Başka birçok vitamin ile insanın bağışıklık sistemini güçlendirir. Kışa girerken bolca tüketilmelidir. Hemen yanındaki kırmızı ve beyaz üzümler kividen biraz daha erken olgunlaşırlar ama onlar da doğal enerji kaynağıdır. Taze yenildiği gibi kurusu da güzeldir. Pekmezi yapılır. Ama ille de şarabına doyum olmaz. Şu gördüğünüz bodur ağacın adı yaban mersinidir. Meyveleri mavi-mor renkte küçük ve yuvarlaktır. İnsan bağışıklık sistemini destekleyen özellikleri vardır. Bahçenin en başında gördüğünüz ulu çınar var ya, ondan bahçenin bir de sonunda vardır. Çok azametli ve gururlu olduklarından kimseyle konuşmazlar. Onlara biz bahçenin kaba dayıları deriz.

***

Aklı evvel, konuşulanları dinleyip, aklından geçirir. Bu kadar ağaç ve bitki ahenk içinde, kardeşçe yaşayıp giderken, biz insanoğulları şu güzelim dünyamızda ne zaman barış içinde yaşayacağız diye düşünüp, doğaya özenir.

***

Bahçenin sadece ağaçları var sanmayın, içinde cıvıldaşan çeşit çeşit yüzlerce kuş mutlu yaşarlar. Bir köşede güvenli bölgede tavuk, ördek, hindi, kaz ayrı dünyadadırlar. Bunların düşmanları oldukları için ayrı bir yerdedirler. Onlar Kartal’ın, Tilki’nin en sevdikleri yiyecekleri olduklarından koruma altındadırlar. Bahçenin içinde her an zıplayıp gezen sincap’ı, geceleri gezen kirpiyi unutmamak lazım. En unutmamamız gereken Jack Russel cinsi köpek, Helen’dir. Helen o kadar akıllıdır ki, onun konuşabileceğini bile düşünebilirsiniz.

 

Yazar hakkında…
Mümin CEYHAN Bulgaristan’ın Filibe şehrinde 1948 yılında doğdu. Ailesiyle birlikte 1949’da göç ederek Bursa’ya yerleşti. Yıldırım İlkokulu’nu, Bursa Erkek Sanat Enstitüsü Elektrik Bölümünü’nü tamamladıktan sonra, İstanbul’da Yıldız Teknik Üniversitesi Elektrik Mühendisliği Fakültesinden mezun oldu. Bir süre kamuda görev yaptı, 1979 yılından buyana serbest çalışıyor. TMMOB’da görev aldı. 1995’te kurulan Bursa Çağdaş Eğitim Kooperatifi’nin (ÇEK) 23 kurucusundan biri oldu. Bu Eğitim örgütlenmesi Atatürk ilke ve devrimlerini, laik ve bilimsel eğitimi ortak payda olarak kabul eden ilk ve örnek bir model oldu. ÇEK’in 2004-2010 yılları arasında üç dönem yönetim kurulu başkanlığını yaptı. Kurucularından olduğu Bursa Defter grubu, Bursa Defteri Dergisi’nin yanı sıra Bursa Ansiklopedisi’nin yayınlanmasında aktif rol üstlendi. Mümin Ceyhan Bursa Kent Kültürü Araştırma Kütüphanesinin kurucusudur. Entelektüel birikimini Atatürk ilke ve devrimleri ile genç nesiller yetiştiren ÇEK ile ilgili faaliyetlere ve Bursa ile ilgili yaptığı araştırma ve yazdığı yazılara aktarmaktadır. E-Posta: mceyhan@temsamuhendislik.com
Yazılarından örnekler: https://www.belgeseltarih.com/bursa-uzerine-bir-deneme-3-heykel/