Ana Sayfa Arama Video Yazarlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

Öztosun: “Hukuksuzluk ortamında hukukun üstünlüğünü savunmaya devam ediyoruz”

Bursa Barosu Başkanı Av. Metin Öztosun, 5 Nisan Avukatlar Günü töreninde konuştu: “Hukuksuzluk ortamında hukukun üstünlüğünü savunmaya devam ediyoruz”

Bursa Barosu Başkanı Av. Metin Öztosun, 5 Nisan Avukatlar Günü

Bursa Barosu, 5 Nisan Avukatlar Günü törenini Adalet Sarayı bahçesinde gerçekleştirdi. Bursa Barosu yönetim kurulu ile diğer kurul üyeleri ve avukatların katılımıyla düzenlenen törende Bursa Barosu Başkanı Av. Metin Öztosun, yönetim kurulu genç temsilcileriyle birlikte Atatürk anıtına çelenk sundu. Bursa Büyükşehir Belediye Bandosu eşliğinde önce saygı duruşunda bulunuldu, ardından İstiklal Marşı okundu. Törene katılana meslektaşlarına ve adliye bahçesindeki yurttaşlara seslenen Öztosun’un konuşması, Türkiye’nin fotoğrafını ortaya koydu. Öztosun şöyle konuştu:

ENDEKSTE ALT SIRALARA DEMİR ATTIK

Değerli meslektaşlarım ve yurttaşlarımız,

Avukatlar gününde hepinizi saygı ile selamlıyorum.

Maalesef bugün ülkemizde hukuk devletinin en temel ilkeleri yerle bir edilmiştir ve edilmeye devam edilmektedir. Her ne kadar anayasa da “Türkiye de yargı tarafsızdır, bağımsızdır ve hukuk üstündür” dese de hukukun üstünlüğü endeksinde an alt sıralara demir atmış olan yerimiz, yaşadıklarımız ve halkımızın adalete olan inancının Cumhuriyet tarihinin en alt seviyesine inmesi de zaten bu ilkelerin sadece kağıt üstünde kaldığının gösteren verilerdir.

Bu istatistik veriler olmasa bile bugün de tıpkı geçmişte Ergenekon/Balyoz vb süreçlerde yaşanıldığı gibi, “soruşturmanın gizliliği, suçsuzluk karinesi” vb temel anayasal ve yasal hakların yok edildiği, “görevli gazeteciler” eliyle önceden haberi yapılan soruşturmalarda tüm bu hakları ortadan kaldıran ya da ağır şekilde zedeleyen algı yönetimlerinin yaygın halde kullanılması ve daha yargılanmayan insanlar hakkında geçmişteki “taraf gazetesi” gibi bugün de bu sözde “görevli gazeteciler” medya veya sosyal medya trolleri eliyle adeta “suçluluk karinesi” yaratılması, seçimle işbaşına gelmiş kişilerin yargının araçsallaştırıldığı soruşturma ve kovuşturmalarla tutuklanması ve tutuklu yargılanmaya devam edilmesi, hukukun ve anayasanın fiilen ne halde olduğunun, ne hale getirildiğini bizlere apaçık göstermektedir.

TUTUKLAMA, BİR CEZALANDIRMA, GÖZDAĞI VE ESİR TUTMA ARACI OLDU

Değerli meslektaşlarım

Ülkemizde iktidarı ellerinde bulunduranların bizlere gerçek diye sunduğu ve hatta dayattığı şeylerin altını kazıyarak onları rahatsız eden gazetecileri tutuklayarak hakikatin üzerinin örtülmeye çalışıldığı ve buna kanuni kılıf ihdas edilerek TCK 217/A diye bir yasa maddesi ile adeta “benim belirlediğim gerçeğin dışında gerçek olamaz” denilmek suretiyle basına ağır bir kuşatma uygulayan, seçilerek alternatif yaratan muhalif siyasetçilerin sürekli olarak tutuklandığı ve tutuklu yargılandığı yere demokratik hukuk devleti denemez. Tutuklamanın bir cezalandırma aracı, bir gözdağı ve esir tutma aracı olarak kullanılması olağan rejimlerin değil kendinden başka “gerçek” ve alternatif tanımayan olağanüstü ve hukukun askıya alındığı rejimlerin yöntemidir.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi Anayasal, demokratik ve hukuk üstün olduğu bir devlet maalesef ki uzun süredir kağıt üstündedir.

Suçsuzluk karinesi, suçta ve cezada kanunilik ilkesi ve temel ceza usul kuralları ve insan hakları ihlal edilerek yapılan tüm bu yargısal işlemleri kabul etmek mümkün değildir.

Yasal kılıf uydurularak gerçekleşen tüm bu hukuka aykırılıklara itiraz etmek de öncelikle biz hukukçular için temel bir hukuk, ahlak ve vicdan yükümlülüğüdür.

O yüzden itirazımızı yeniden yüksek sesle kamusal vicdana şerh ederken tekrar hatırlatmak gerekir ki ekonomiden, sosyal hayata ülkede yaşanılan tüm olumsuzlukların kaynağı da demokratik olmayan ve üstünlerin hukukunun geçerli olduğu bu düzendir.

O yüzden iktidar sahiplerine kısık sesle değil yüksek sesle yineleyelim “Hukuka ve demokratik devlete geri dönün!”

YENİ REJİMLE, DEVLET YÖNETİMİNDE KOPUŞLAR YAŞANDI

Değerli meslektaşlarım

Referandum esnasında Bursa Barosu Anayasa Komisyonu başkanı sıfatıyla da açıkça karşı çıktığımız 2017 Anayasa değişikliği sonrasında devletin tüm kuvvetlerinin fiili olarak yürütmede birleştiği, yürütmeye karşı itiraz, denetleme ve denge mekanizmalarının neredeyse hiç işlemediği, bu durumun kaçılmaz sonucu olarak yargının, bireyle devletin, güçlüyle güçsüzün, iktidarla muhalefetin karşı karşıya kaldığı dikey adalet alanında, maddi hukuk ve usul hukuku yasalarını ve hukuk güvenliği ile öngörülebilirliğini alt üst eden kararlar verdiği, yargının bu alanlarda araçsallaştırıldığı,

TBMM’nin yürütmeyi dengeleme, denetleme fonksiyonunu artık yapamadığı, hatta tamamen yürütmenin etkisine girdiği,

Hukukun ve yargının araçsallaştırılması sebebiyle muhalif olan siyasetçi, basın mensubu, avukatlar, öğrenciler, sanatçılar ve sade vatandaşların kriminalize edilip tutuklandıkları ya da adli kontrollerle susturulmaya çalışıldıkları,

Düşünce ve ifade özgürlüğüne, toplantı ve gösteri haklarına yönelik kısıtlamalar ve hukuka aykırı müdahalelerle ülkemizin günden güne daha baskıcı otoriter bir rejimin kıskacına girdiği,

Yeni oluşan rejim sebebiyle, devlet yönetiminde hakikatten kopuşlar yaşandığı ve mevcut sistemin hukuki, sosyal ve ekonomik krizlere yol açtığı ve krizlerin artarak devam ettiği,

Siyasi fikirlere ve siyasal özgürlüğe ve onun en temel göstergesi olan seçme seçilme hakkına yönelen yargının araçsallaştırıldığı kararlar veya sonrasındaki kayyum örnekleriyle, muhalif belediye belediye başkanları ve siyasi parti liderlerinin, gazetecilerin tutuklanmalarında olduğu gibi demokratik hukuk devletini yerle bir eden müdahalelerin olduğu, bu sürecin bir benzerinin bugün Bursa Büyükşehir Belediye Başkanına yönelik olarak gerçekleşen operasyonla da yaşandığı,

ANTİ-LAİK YAPILANMA SÜRECİNE GİRİLDİ

Cumhuriyet kazanımlarının, laik demokratik hukuk devletinin temelleri aşındırılarak kullanılmaz hale getirildiği, laiklik ilkesinden uzaklaşıldığı, içinin boşaltıldığı, milli eğitim başta olmak üzere yeni anti-laik bir yapılanma sürecine girildiği,

Tüm bu hukuk politik anlayışın sonucu olarak kadın haklarını geriletmek isteyen çağdışı anlayışlara, tarikatlara prim verildiği, 6284 s.lı yasaya uluslararası koruma sağlayan İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı sonrası kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri ile çocuk istismarı vakıalarının her geçen gün daha da arttığı,

Bu hukuksuzluk ortamında çevre ve doğa talanının ve katliamlarının çoğaldığı, yeni yasal düzenlemeler sonrası verilen yeni maden izinleri ile bu talan ve katliamın artarak devam ettiği, idari yargı alanında da bu hukuk politik iklimi destekleyen kararlar verildiği, tüm bunların sonucu olarak ülkede çevre kirliliğinin arttığı, geçen yıl ağır susuzluk ve kuraklık yaşandığı, barajların kuruduğu, tarım üretiminin düştüğü, artan gıda fiyatları sebebiyle milyonlarca insanın temel gıdaya ulaşmakta zorluk çektiği,

Demokrasinin temeli olan; demokratik kitle örgütlerinin, sendikaların, meslek örgütlerinin bulundukları beyanlar, aldıkları tavırlar ve itirazlar sebebiyle kriminalize edildiği ve düşmanlaştırıldığı,

2025 Mart ayı İBB protestoları ve devamında da görüldüğü üzere en temel Anayasal haklar olan düşünce ifade özgürlüğüne, barışçıl protesto gösteri haklarına ağır ve hakların özünü kaldıran müdahalelerin olduğu, gösteri yapanların tutuklanarak diğer gösteri yapacaklara ve topluma gözdağı verildiği, Ceza ve CMK kurallarına aykırı soruşturmalar yapıldığı,

İdare hukukun en temel kurallarının altüst edilerek apaçık siyasallaşmış sadece hukukla değil akılla bile izah edilemez diploma iptal kararlarının verildiği,

HUKUK GÜVENLİĞİ KALMADI

Gezi parkı olayları üzerinden Ayşe Barım davası gibi davalarla Gezinin kriminalize edildiği ve sanatçılara toplumsal olaylarda tavır almamaları, hukuktan adaletten demokrasiden yana tepki koymamaları için onlara gözdağı verildiği, akabinde bu gözdağının uyuşturucu kullanma suçlaması ile yapılan gözaltılar ile sanatçılar üzerinde devam ettiği,

Yürütmenin politikalarına karşı olanların hukuk güvenliğinin kalmadığı, AYM, AİHM kararlarının tanınmadığı, bağlayıcılığının tartışılmaya açıldığı ve uygulanmadığı, görülmektedir.

Değerli meslektaşlarım ve yurttaşlarımız,

CMK’ya göre bir tedbir olan tutuklamanın, rakip siyasal düşünceleri ve siyasetçileri engellemek, toplumun sesini, itirazlarını kesme ve cezalandırma aracı olarak kullanılınca, yasalar bizzat soruşturma ve kovuşturma makamlarınca siyasal saiklerle eğilip bükülünce, toplumun, gençliğin, emeklilerin, işçilerin çaresizliğini ve umutsuzluğunun görmezden gelinerek yasalarla sadece ülke gelirlerinin çoğunluğunu elinde bulunduran bir avuç azınlığın hakları korununca, toplumun bir arada yaşamasını sağlayan devletin temeli olan adalet kavramının bu kadar ağır yara alması ve toplumun adalete güveninin de yüzde 20/25’lerde olması da kaçınılmaz hale gelmekte.

Değerli meslektaşlarım ve yurttaşlarımız,

Yukarıda bahsettiğim gibi hep beraber, Anayasanın ve hukukun üstünlüğünün delik deşik edilerek kevgire döndürüldüğü, demokratik hukuk devletinin kağıt üstünde kaldığı, bir düzeninin içinden geçiyoruz.

ADALETİN KUDRETİ DE YOK OLDU

Bu düzende sadece adalete olan inanç kaybolmuyor onunla beraber adaletin kudreti de yok oluyor. Kudretini ve güvenini kaybetmiş adalet mekanizması sonunda toplumsal sosyal bağları da kopararak devlet içinde koca bir boşluk oluşturuyor. O boşluk da bir kara delik gibi hukuku, demokrasiyi, ahlakı, ekonomiyi ve her şeyi ama her şeyi içine doğru çekerek yok ediyor. Bizlerin uzun süredir ifade ettiği ancak son zamanlarda adı da konduğu üzere ağır bir sosyal çürüme de buna eşlik ediyor. Bu da aslında devletin kıyameti demek…

Bu sebeplerle de hukukun en temel fonksiyonu adalet bu kadar yaralı olunca hukukun diğer temel fonksiyonları olan toplumsal düzen ve toplumsal ihtiyaçları giderme fonksiyonu da işlevini yerine getirilemez hale geliyor. Bir türlü hiçbir şey dikiş tutmuyor. Şu 10 senedir yaşadığımız enflasyon da tüm bunların bir sonucu.

Değerli meslektaşlarım

İşbu sosyal, hukuksal ve politik iklimin sonucu oluşan ağır krizlerin yansımalarını mesleğimizde de görüyoruz. Avukatlık mesleği bugün;

Yıllardır tüm çabalarımıza rağmen biriken sorunlara çözüm bulmak yerine avukatı iş yaparken daha da etkisizleştiren gerek adliye de gerekse kamu makamlarında kısıtlamalar ve uygulamalarla avukatı adliye ve işlev dışı alana iten bir anlayışla mücadele etmek zorunda kalmaktayız.

Halen avukatlık asgari ücret tarifesinin 6 da biri gibi ücretlere CMK zorunlu müdafiliği yapmak durumunda kalmakta, bağlı çalışan avukatlar düşük ücretlere çalışmakta ve iş güvencesinden yoksun bulunmaktadır.

Öte yandan avukatlık mesleğinin kamu hizmeti niteliği de gün geçtikçe aşındırılmakta, temelinde ‘savunma hakkı’ ve ‘hak arama özgürlüğü’ olan avukatlık, toplumsal sorunlar ve etik değerlerden daha çok piyasa kuralları öne çıkarılarak yeniden yapılandırılmaktadır. Halkın yargıya erişim ve adil yargılanma hakkı da bu şekilde de adım adım ortadan kaldırılmakta bu sayede sistemin egemenleri aleyhine hiç bir sonuca izin verilmemektedir. Bu sebeplerle de benzeri bir çok sorunların ve bunların yasal ve ekonomik düzenlemelerle çözülmek istenmediği bu suretle de avukatların anlattığımız saiklerle etkisizleştirildiği veya itaate zorlandığı, boğucu ve yakıcı bir ortamla karşı karşıya kalmaktayız.

KISIK SESLE DEĞİL, EN YÜKSEK SESLE

Ancak tekrar hatırlatmakta fayda var ki; Hak arama özgürlüğünün, halkın savunma hakkının ve hukuk devletinin ve adil yargılanma hakkının ve aslında devletin temeli olan adaletin güvencesi olan Avukatların tam bir özgürlük, bağımsızlık ve geçinme kaygısı olmadan mesleğini icra edip yargılama faaliyetine katılamadığı bir ortamda bağımsız ve tarafsız yargıdan, adil bir yargılamadan ve adil bir devlet düzeninden söz edilemez.

Değerli meslektaşlarım ve yurttaşlarımız,

Tüm bu hukuksuzluk ve zorluklar içinde meslek haklarının da ancak hukukun üstün ve güvende olduğu bir ortamda sağlanabileceği bilincinde olan salt iş takipçisi seviyesine düşmemiş gerçek avukatlar olarak; Gerek emperyalizmin gerekse bunlarla kendi amaçlarına tevhid etmiş kan emicilerin toplumun kanını emmesini engellemek için de uğraşıyoruz. Ülkemizin arazilerinin, sularının, ağaçlarının madenlerinin güç ve çıkar uğruna yok edilmesine karşı durmaya devam ediyoruz. Güç ve iktidar sahiplerinin bizlere kabul etmemiz için dayattıklarına katlanmayı değil, ona itiraz etmeyi, değiştirmeyi ve aydınlık bir geleceği hayal ediyoruz.

Bizler; hukukun halkın aleyhinde kullanılmasına, yargının iktidar ve güç uğruna araçsallaştırılmasına karşı duruyor; yasaların sadece gerçeğe göre düzenlenmesini savunarak, yasaların içinde olan fakat gerçekte bir türlü uygulanmayan herkes için eşitlik, özgürlük, demokrasi ve adalet ilkelerini de somut olarak insanla buluşturmak için mücadeleye devam ediyoruz. Bizler tarihi yalnızca izlemiyor, bizzat o tarihin hukukun üstün olduğu, insan haklarının gerçekleştiği demokratik bir akışta akması için mücadele ediyoruz. Meslek yeminimize sadık kalarak kısık sesle değil yüksek sesle olana bitene itiraz ediyor ve tavır koyuyoruz.

Değerli meslektaşlarım ve yurttaşlarımız,

Cumhuriyetimizi kuran kadrolarda yer alan ve bu anlayışı kuşaklar boyunca devam ettirip Cumhuriyet devrimlerine sözle ve uzaktan bakarak değil bizzat eylemli olarak sahip çıkıp savunan Bursa Barosu olarak avukatsız adaletin olamayacağı bilinciyle; adaletsizliklere boyun eğmeden, susmadan, şimdiye kadar kimsenin ilikletemediği cübbelerimizi hiç bir gücün önünde iliklemeden, meslektaşlarımızla beraber yılmadan, usanmadan, korkmadan, itaat ve biat etmeden, Gazi Mustafa Kemal Atatürk ‘ün ilke edindiğimiz sözünde olduğu gibi “hak kuvvetten üstündür” demeye devam edeceğiz.

Bursa Barosu başkanı olarak savunma mesleğinin temsilcisi olan meslektaşlarımızla 5 Nisan Avukatlar Günü’nü gerçekten kutlayabileceğimiz günlerin bir an önce gelmesi için mücadele kararlılığımızla; adliye salonlarından başlayarak yaşamın her alanında adalet, demokrasi, eşitlik ve özgürlük mücadelesi veren tüm meslektaşlarımı saygıyla selamlıyorum.