TBMM’deki o fotoğrafı gördünüz mü?
Parti liderleri, bir araya gelmiş; yüzlerde gergin tebessümler, ellerde diplomatik tokalaşmalar…
Sanki ülkede her şey yolundaymış da, sıra sadece “anayasa makyajına” gelmiş gibi bir hava.
İttifaklar, yeniden kuruluyor; bazı partiler “yeni başlangıç” diyor, bazıları “eski defterleri” açıyor.
Ama o karede bir eksik var:
Vatandaş.
Çünkü kimse halka sormuyor.
Yeni bir anayasa mı istiyoruz? Yoksa önce soframızda et, cebimizde para, sokakta adalet mi görmek istiyoruz?
Kimin umurunda?
Siyaset yine kendine çalışıyor.
Ülkede ekonomi kırmızı alarmda.
Market rafları sessizce zamlanıyor, asgari ücret eriyor, kiralar göğe tırmanıyor.
Ama Meclis’teki tartışma “anayasa değişikliği” üzerine.
Yani mutfak yanıyor, ama biz hâlâ perdeyi değiştiriyoruz.
Muhalefet kendi içinde “yenilenme” tartışmalarına gömülmüş durumda.
Bir yanda eski tüfekler, diğer yanda genç kadrolar.
Hepsi aynı şeyi söylüyor: “Artık değişim zamanı.”
İyi de, vatandaş ne zamandır aynı cümleyi kuruyor —
sadece kimse duymuyor.
Sessiz bir çoğunluk var bu ülkede.
Sandık zamanı hatırlanan, geri kalan 4 yıl boyunca unutulan insanlar.
Sabırla bekliyorlar; markette, eczanede, durakta.
Siyasetin kısır döngüsünü izliyorlar, bir umut ışığı arıyorlar ama o ışık artık cep telefonu faturasının ekranında yanıp sönüyor.
Bir ülkenin sessizliği bazen huzurun değil, umutsuzluğun işaretidir.
Ve o sessizlik, bir gün birikir, taşar.
O zaman kimse “neden böyle oldu?” diye sormasın.
Çünkü cevabı yıllardır gözümüzün önünde:
Bir milletin sabrını siyaset değil, hayat belirler.
Hayat zorlaştıkça, sabır azalır.
Meclis’teki o fotoğrafı tekrar açın…
O karede sadece siyasetin yüzlerini değil, bu ülkenin gerçek yüzünü de görün:
Yorgun, sessiz, ama hâlâ umut etmeye çalışan bir halkı.
Ve unutmayın — sessizlik, bazen en yüksek çığlıktır.
