Asgari ücret 1 Ocak 2026’dan itibaren geçerli olacak şekilde 28.075 TL olarak duyuruldu. Bir çalışanın, tam zamanlı emek verip alın teri döküp evine götüreceği ücret 28.075 TL.
Bu rakam kulağa büyük gelebilir, televizyon ekranlarında büyük puntolarla yazılırken…
Ama gerçek şu ki:
Açlık sınırı, TÜRK-İŞ verilerine göre yaklaşık 29.828 TL civarında.
Yani bir dört kişilik ailenin yalnızca sağlıklı ve dengeli beslenmesi için gereken asgari tutar, asgari ücretten fazla.
Bir kere bunu net söyleyelim:
Bu rakamların hesabı, televizyon ekranındaki gülümsemelerle değil, halkın mutfağındaki somun ekmekle yapılır.
Ve o hesap, asgari ücretin açlık sınırının altında kaldığını defalarca teyit ediyor. Peki ne oluyor?
Asgari ücret %27 civarında artırıldı deniyor.
Ama bu artış, açlık sınırının üzerine çıkmaya yetmedi.
Bu, sadece “matematiksel bir fark” değil.
Bu, siyasi ve ekonomik bir tercih.
Çalışanlar madem bu ülkeyi ayakta tutuyor, o zaman neden onların maaşı açlık sınırının altında kalıyor?
İşte cevap basit: Çünkü asgari ücret belirlenirken gerekli hesaplamalar gerçek hayatla değil, koltuk rahatlığıyla yapılıyor.
Bir aile düşünün:
Kira, ulaşım, eğitim, sağlık…
Hiçbiri hesaplamaya katılmadan sadece gıda için bile asgari ücret yetmiyor.
Ve bunun adı artık sadece “geçim sıkıntısı” falan değil:
Bu sistematik bir sessizlik ve kabullenme hali.
Bazıları “enflasyon düşüyor” diyebilir.
Bazıları “dengeyi gözetiyoruz” diyebilir.
Ama gerçek şu:
Bir insan çalışarak aç kalıyorsa, burada sistemin dengesinden değil, insanlığın dengesinden bahsetmek gerekir.
Ve bir kez daha soralım:
Bir ülkede asgari ücret açlık sınırının altında kalıyorsa, bunun adı nedir?
Ekonomi değil…
Bu adaletsizliktir.
