Tarih sayfaları pek çok zaferi yazar; fakat çok azı bir halkın varoluş ve yok oluş çizgisi arasındaki o bıçak sırtı mücadeleden doğmuştur. 30 Eylül, tam da böyle bir gün… Atalarımızın canıyla, ödenen ağır bedellerle mühürlenmiş onurlu bir bağımsızlık günü.
Zafer dediysem, öyle kolay ve coşkusu saf bir sevinç değildir bu. Her zaferin ardında hala kötülüğün derin izleri, yaşanan kayıpların taşınması güç ağırlığı ve görünen aydınlığın ardına sinmiş acı gölgeler vardır. Hiçbir özgürlük kolay kazanılmadı; dünün bedeli ne kadar ağırsa, bugünün ve yarının sınavları da bir o kadar çetin. Geçmişin dinmeyen sızısıyla 30 Eylül 1993’te sınır boylarına dikilen bayrağın gururu, bir terazinin iki kefesindeki ağırlıklar gibi yan yana durmalıdır: Biri ne kadar derinse, diğeri o denli vakur.
413 Günlük Varoluş Sınavı: 1992–1993 Savaşı
14 Ağustos 1992 sabahı Gürcistan askeri birliklerinin başkent Sohum’a girmesiyle başlayan süreç, sıradan bir sınır çatışması değil; bir halkın tarih sahnesinden, dilinden ve öz yurdundan silinmesine karşı verilen topyekûn bir savunmaydı. 413 gün süren bu amansız savaş, hafızalara yalnızca cephe hatlarıyla değil, insanlığın vicdanını kanatan trajedilerle kazındı.
Sohum’da Abhaz Enstitüsü ve Devlet Arşivleri’nin ateşe verilmesi, yalnızca binaları değil, bir halkın hafızasını ve yazılı tarihini yok etme girişimiydi. Gumısta cephesindeki çetin direniş, kuşatma altındaki Tkuarçal halkının açlıkla ve bombardımanla sınanması, Lata üzerinde düşürülen sivil tahliye helikopterinde katledilen onlarca kadın ve çocuk… Bu savaş, Kafkasya’nın dört bir yanından ve diasporadan tek bir yürek olarak ana vatana koşan kardeşlerin omuz omuza yazdığı büyük bir destan olduğu kadar; telafisi imkânsız kayıpların, yarım kalmış hayatların da ortak ağıtıydı.
30 Eylül’de Abhazya Cumhuriyeti Silahlı Kuvvetleri’nin İngur Nehri sınırına ulaşmasıyla işgal sona erdi ve zafer ilan edildi; ancak ardında küle dönmüş şehirler ve her haneye düşen bir şehit ateşi bıraktı.
Dünün Barut Kokusundan Bugünün Kuşatmasına: İzolasyon
Savaş meydanında kazanılan zafer, ne yazık ki uluslararası arenanın adil olmayan tutumlarıyla karşılaştı. Bugün Abhazya, silahların sustuğu ama başka bir savaş biçiminin devrede olduğu bir dönemi yaşıyor: Haksız bir siyasi, ekonomik ve insani izolasyon…
Dünyanın gözü önünde bir halk; gençlerinin uluslararası eğitime erişiminden, pasaportlarının geçerliliğine, doğrudan ticaretten kültürel ve sportif etkinliklerde kendi kimliğiyle yer almasına kadar abluka altında tutulmak isteniyor. Dün tanklarla, uçaklarla teslim alınamayan irade; bugün bürokratik engeller, seyahat kısıtlamaları ve ekonomik yaptırımlarla yorulmaya, unutturulmaya ve dünyadan koparılmaya çalışılıyor.
Oysa izolasyon, barışın değil; adaletsizliğin devamıdır. Kendi kaderini kendi tayin etmiş bir halkı kapalı kapılar ardına hapsetmeye çalışmak, o halkın ödediği bedelleri görmezden gelmektir.
Geçmişin acıları, 30 Eylül’ün görkemli zaferi ve bugünün aşılamamış izolasyonları birbirinden ayrılamaz bir bütündür. Geçmişi hatırlamak bir intikam çağrısı değil; geçmişten ders çıkarmak, aynı kötülüklerin bir daha yaşanmaması için teyakkuzda olmak ve geleceğe hem temkinli hem de inançla bakabilmenin yegâne yoludur.
Önümüzde hala aşılması gereken diplomatik ve ekonomik duvarlar olabilir. Fakat Gumısta’nın soğuk sularını inançla aşan, küllerinden bir devlet kuran ve nehir boylarına hürriyetin sancağını çeken bir iradeyi hiçbir duvar sonsuza dek hapsedemez. 30 Eylül, yalnızca geçmişte kalmış bir takvim yaprağı değil; haklılığımızın, direncimizin ve ne pahasına olursa olsun teslim olmayacak özgürlük sevdamızın ebedi teminatıdır.
Zafer bizimdir; geçmiş bizimdir; gelecek mutlaka bizim olacaktır.










